Haset
1 Ocak 2001
(* Yayınlanma tarihi bilinmiyor.)
Geçen hafta Yapı Kredi’nin Salı Toplantılarının birinde Haset konusunda konuşmam istendi.Bu konuşma için yaptığım hazırlık bana haset konusunda daha ayrıntılı düşünme fırsatı verdi ; bu toplantıların izleyicileriyle paylaşmış olduklarımı şimdi de okuyucularımla bölüşmek isterim .
“Haset” kıskançlıktan çok, ingilizcedeki “emulation” e yakın bir anlam taşır ve “emulation” gibi “haset” te de “başka biriyle girişilen yarışmada her ne pahasına olursa olsun ona erişmek yada geçmek isteğinin bir saplantı haline dönüşmesi, bu amaca varılması için kural içi yollar yanında kural ve etik dışı yöntemlerin bile denenmesi olasılığının varolması bahis konusudur.
Önce konuyla ilgili özdeyişlere göz attım: Bir kaç tanesi çok hoştu:
“Bencil olmak için belli bir miktar öz-beğeniye ihtiyaç vardır. Bundan yoksun olanlar,kendilerini yüceltmek yerine başkalarını biçip hizalarına indirgemeye çalışırlar. Özbeğeni yokluğunda isteğin yerini “haset” alır. Eric Hoffer
“Kıskanç insan, komşusunun bacağı kırıldığında ,kendisinin daha iyi yürüyeceğini sanır” Helmut Scheck
Astrologlara bakarsanız, bunun burçlarla bir ilgisi vardır ve “ Akrep burcundansanız bu, “kaçınılmaz bir özelliğiniz” olur : Akrep burcundan olanlarda yoğun yaşanan duygular, derinlik ve tutku ile beraber kıskançlığa ve hasede yol açar ve siz bu alın yazınızı heryere beraberinizde götürürsünüz . Yengeçlerle güç bağdaşırsınız..
Bu konuda oturmuş kitap yazmış düşünürler bile var :Bunlardan biri Helmut Scheck .Kitabının adı: Envy: A theory of social behaviour. ( Liberty Fund,1987 ) : Schoek’e göre haset, insanın en derununda yer alır. Bu nedenle sosyoekonomik eşitsizliklerin giderilmesi sonucu yokolacağını savunan eşitlikçi görüşü redder ve bu olgunun aslında doğamızda varolduğunu -kardeşler arasında gözlenen rekabeti örnek vererek-iddia eder.
Ona göre haset, pek o kadar olumsuz bir duygu değildir ve sosyal dengelerin oluşması için buna ihtiyaç vardır : İnsanlarda bu duygunun varolduğunu bilmek ve göze aşırı bir şekilde batarak, başkalarında bu duyguyu oluşturup beslemekten çekinmek, önemli bir sosyal kontrol aracıdır.
Bu duygu ilkel kavimlerde, tanrıların kıskançlıklarına yol açmaktan korkma şeklinde de görünürmüş .
İbnülemin M. Kemal,”Son Sadrazamlar” başlıklı eserinde, son devir sadrazamlarından birinin , bahçesine çakıl taşı döşettirmesi yüzünden curnal edildiğini ve “çakıl, padişah bahçelerinde bulunur; şu halde bu adamın da aklından padişah olmak geçmektedir !” gerekçesiyle azledildiğini yazar. Demek ki Osmanlının Sadrazamı da -tanrıları kıskandırmaktan korkan milattan önceli gibi –ayağını denk almak, yurdunun tek ve en büyüğü Padişahı kıskandırmamak zorundaydı.
Schoeck ‘e göre, patolojik, mariz aç gözlülük eleştirilebilir ama bir nesneyi istenen sayıda üretebilecek teknoloji oluştuğunda ,buna sahip olma isteğini törpülemek yersizdir.
Bu ara patolojik, saplantısal kıskançlık için ilaç bile arandığını söylemeliyiz :Columbia Üniversitesinden DJ Stein ve arkadaşları 1994 Ocak ayında J Clin Psychatry dergisinde yayınlanmış bir araştırmalarında,”Obsesyon ve kompulsiyonların yani saplantıların genellikle serotonin reuptake bloker lere iyi cevap verdiğini gözlemlediklerinden saplantısal kıskançlık ( biz buna haset dedik) gösteren 6 hastaya bu nitelikli ilaçları verdiklerini ve bu hastalardan 4 ünün normalleştiğini açıklamışlardır.
Ancak Schoek’ün bahis konusu ettiği böyle patolojik değil daha ılımlı( belki de her insanda normal bir dozda bulunması doğal) haset olgularıdır :
20. yy ‘ın hasetli kişiyi daha az frenlediğini,bu yolla hasedi soyut bir sosyal ilke kılarak ve bir hasetsiz toplum özlemi yaratarak tarihe geçtiğini ileri sürmüştür.
Bu yazara göre haset, hürriyet ve uygarlık için çok gereklidir.
Bütün bu batı iddialarına karşı doğu’da varılabilecek en yüce noktaya ulaşabilmek “bir lokma” ve “bir hırka” ile yetinmektir.
Din ve bölge ayırdetmeksizin kıskançlığın, gıpta’nın ve hased’in genellikle doğuda ayıplandığı, insanoğlunun yenmesi gerekli kötü bir niteliği olarak kabul edildiğini, batı da ise –özellikle ticarette, sanayide ilerlemiş ve zenginleşmiş bölgelerde- hoş görülmekte,yer yer övülmektedir.
Doğunun fakr-u zaruretin ağırbastığı bölgeler olma niteliğini koruduğu süre bunun makul olduğunu, insanlar ulaşamayacakları zenginlikleri istemek yerine ,”bunlar fasaryadır; esas zenginlik ruh zenginliğidir” demeleri yada “en gerçek zenginliğe ölümden sonra kavuşulacağını” kabul etmeleri daha huzur sağlayıcıdır.
Görülüyor ki “haset” insanın doğasında bulunan bir nesnedir. Bunu körükleyip belirginleştirmek yada horlayıp bastırmak insanların toplumlarda yürürlükte olan koşullara uymalarını kolaylaştırmak için giriştikleri yollardan biridir.
Bütün bu gerçeklerin ışığında şimdi düşünelim : Globalleşme bu tür adaptasyonu giderek güçleştirecektir. Filistinin kenar mahallelerinde üç kuşaktır su birikintilerinde oynayarak büyümüş ve kaderinin daha üçkuşak sonra bile değişmeyeceğine inanmış çocuklara her gün televizyonlarda batının refahını yansıtan filimler izletirseniz nasıl bastırır bu insan batıya hasedini ?
Eski Hamamlar, Eski Taslar
1 Ocak 2001
(* Yayınlanma tarihi bilinmiyor.)
Eski Çin Mitolojisinde göllerin, akarsuların ve denizlerin tanrıları, aslında boğulmuş kadınların ruhlarıdır : şeytanminarelerinin, balıkların ve su kaplumbağalarının arasında dolaşan bu su kutsal varlıkları, balıkçılara yardım eder, onları kötülüklerden korurlardı .
Nilüferi bol Çin ırmaklarında yüzen kadın tanrıların tek zaafı, göl canavarlarına olan meraklarıydı .O zamanın Çin canavarları her ne kadar yılan yada timsahları andıran bedenleriyle Avrupalı türdeşlerini andırırlarsa da , karakter bakımından Töytonya dağlarında gezen ve ağızlarından, burunlarından ateş saçan varlıklardan çok farklıydılar : Bu yaratıklar, ekine, pirince yararlı yağmurlar getirirlerdi .
İlkbahar , Yangtze Irmağının timsahlarının çiftleşme mevsimidir : Timsahların erkeklerinin dişileri çağırmak için çığırmağa başladıkları günler,Güney Çin Denizi’nden esen rüzgarların önlerine katıp bu yörelere getirdikleri yağmur bulutlarının tarlaları suladıkları zamandır. Çinlilerin, su canavarlarının yağmur getirdiklerine inanmaları, bu doğa olaylarının hemen her zaman aynı anda gerçekleştiğini gözlemlemiş olmalarındandır.
Eskiden Çinliler, çığırtkanlıklarıyla yağmur söktürücü, bereket sağlayıcı canavarları o yöreye çekenin , su tanrıçalarının albenisi olduğunu iyi bilirlerdi . Asya’nın başka bir ucunda yaşayan Şaman Türklerinin rahibelerinin kuraklık savmak için yaptıkları danslar ,aslında bu canavar cezbeden su tanrıçalarının devinimlerinden esinlenmişti .
Sadece su tanrıçaları yada dişi Şaman papazları değil, sıradan bazı kadınlarda da , ecdadımızın “ejderha” dedikleri bu canavarları baştan çıkarma yeteneği bulunurdu : O çağlarda, su canavarları tarafından gebe bırakılmış kadınların sayısı az değildi .: Bu kadınlar, genellikle su kenarında yıkanırken yada çamaşır çitilerken gerçekleşirdi bu olay . Böyle bir rastlaşma sonunda gebe kalmış kadınlar kınanmazdı ; bu birleşmelerden kahramanların yada iyi kalpli canavarların doğacağına inanılır ve sevinilirdi.
İsadan beş- altı yüzyıl sonra Kuzey Çin’de hüküm sürmüş olan Trabgaçlar’dan “Vey” sülalesi, işte böyle bir canavar kjılığına bürünmüş olan Güneş ile bir kıraliçenin sevişmesiyle oluşmuş bir kıralla başlar .
Akarsular gibi menderesler, büklümler oluşturarak ilerleyen yılanların ve yılan benzeri sürüngenlerin insanlara, dereleri,ırmakları anımsatması doğal değil midir ? Susuzluğun yaygın olduğu topraklarda ilkbaharda ortaya çıktıklarında yağmur getiren bu yaratıkların sevilmesi de yadırganmaz. Ama bu akarsu kenarında gezen ejderler tarafından gebe bırakılan kadınların öyküsünün, binlerce kilometre uzaklara,Anadolu’ya kadar –belki de İpek Yoluyla-ulaşması şaşırtıcıdır . Bu gün bile, ülkemizde bir kızın, bir erkekle birleşmeden hamam suyundan gebe kalabileceğine inananların sayısı az değildir : Zaman zaman hamamda, sudan gebe kalmış kızların öyküleri gazete sütunlarına kadar yansımaktadır. Çin’den gelen, göl ve akarsularla ilgili bu inanç, Anadoluda insanların kapalı ortamlarda yani hamamlarda yıkandıkları yerler için de geçerlilik kazanmış..
Peki hamamlar ? Anadolu’ya Romalılar tarafından getirilmiş.. Ama- tıpkı eski Yunan filozofları ve eserleri gibi- bunlar da Batıda zamanla unutulmuş ; ama Doğu’da özellikle Anadolu’da sürdürüldüğü ve yaşatıldığı için yokolmamış ve Haçlı Seferleri ile buralara gelenler bunu Türklerden yeniden öğrenip Batıya taşımışlar. Bu gün bile batıda bu hamamların “Türk Hamamı” olarak bilinmesinin nedeni budur.
“Hamam” da Türkler, “peştemal”gibi Farsça kökenli kelimeler yanında “tas”,”nalın”,”kese”, “yaygı” gibi muhtemelen Türkçe kökenli kelimeler de kullanırlar . Yoksa Türkler hamamı Acemlerden yada Araplardan mı görüp öğrendiler ? Romalılar, hamamlarına “thermae” derlerdi . Anadolu’da yer yer hamamların “Çermik” olarak anılması, bizim bunları Bizans yoluyla Romalılardan öğrendiğimizi yansıtmaz mı ?
Hamamı anladık ; peki, hamam tasları neredendir ? Bu göbekli taslar da Roma’dan mı gelir ?
Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Hitit Kıralı Sulumeli’nin Fırtına Tanrısı huzurunda su adağı adadığını gördümüz mü ? Malatya’dan getirtilmiş olan bir bazalt kabartma, Anadolu’da İsa’dan bin yıl önce su dökerek adak adandığını yansıtır.Bu gün yolculuğa çıkanların ardından döktüğümüz suyun bu üçbin yıllık Hitit geleneği ile ilişkili olduğunu düşünmek için sıradışı bir imge gerekmez . Üzerine dualar yazılarak manevi açıdan pekiştirilmiş şifa taslarını andıran göbekli ve yazısız hamam tasları, bazen fizik temizliğin dışında manevi temizlik ve sağıtım da sağlardı.
Hamamıyla, tasıyla Hitit’ten Romaya , yol açtığına inanılan nesebi meçhul gebelikleriyle Çine, Maçin’e uzanan esintilerden etkilenmiş olmamız anlaşılmaz değildir ; kültürümüzün, inançlarımızın evrenselliğini vurgular bunlar. Dağlarca dememiş miydi ? “Gün doğdu yolum gider-Kırkbin köyden öteye -Sanki ayağım kalır yurdumda, elim gider-Dağ sallanır,yıldızlar yaklaşır kavaklara-Asya’dan çağlar üzre doğmuş masalım gider.”
Vadikara Geliyor!
1 Ocak 2001
(* Yayınlanma tarihi bilinmiyor.)
Büyüklerin bebekleri, çocukların da birbirlerini gıdıklarlarken söyledikleri tekerleme deki “Vadikara” nedir ? Herhalde Orta Asya’dan çok Anadolu dillerinden birindedir kökeni..
Ne yapar ? “Vadikara geliyor-Tasasından eriyor-Tasalanma a böcek-Bu el seni yiyecek !” Mizah konusunda kafa yoranlar arasında, gıdıklamanın bir tür saldırı ve ona karşı tepki gösterme oyunu olduğunu, bu açıdan televizyondaki hayvan belgesellerinde izlediğimiz aslan, kaplan yavrularının yalancıktan dalaşmalarına benzetilebileceğini ileri sürenler vardır. Böceğe, yani çocuğa, “Bu el seni yiyecek ama tasalanma !” denmesi, yavruları, ileriki yaşamlarında karşılaşacakları saldırılara karşı hazırlayan bu gıdıklamalar konusunda ileri sürülenleri doğrular gibidir.
Peki, gıdıklama böyle bir saldırıya hazırlama oynudur da yol açtığı tepki neden “gülme”dir ? On yıl öncesine kadar gıdıklanmanın, mizaha tepki ile aynı reflekse yani gülmeye yol açmasını, cenazede ağlamayla soğan soyarken ağlamanın birbirine benzemesi gibi aynı sonuca götüren farklı şeyler olduğu söylenerek açıklanmağa çalışılırdı.
Mizah konusunda yazılmış eserlere bakınca bunların da deneylerden çok teorik düşünce ürünü yorumlarla doılu oldukları dikkati çekerdi. Mesela, Arthur Koestler’in ( S. Ve Ö.Kabakçıoğlu tarafından çevrilmiş) “Mizah Yaratma Eylemi”nde (İris Yayınevi, 1997) şu satırlar yer alır :
“Gülme bir tepkedir,ama biyolojikbir amaca yönelmemesi bakımından eşi, benzeri yoktur ; aslında gülmeye lüks bir tepke denebilir…Yararlı tek işlevi, bizi, yararcı baskılardan geçici bir süre kurtarıp rahatlatmasıdır.”
Son yıllarda “gıdıklama ve gülme” konusunda yapılmış bazı bilimsel araştırma ve gözlemler, daha doğru yorumlara yol açmıştır :
Önce, gülmenin herşeyden önce, çok önemli bir sosyal iletişim yolu olduğu kavranmıştır. Bir bebeğin doğumundan dört ila altı ay sonra anasını , babasını gördüğünde gülmesi, onları tanımağa başladığının ilk belirtisidir, “Sizi tanıyorum !” demektir.
Ana ve baba, bu tepkiden birkaç ay önce, bebeği gıdıklayarak gülmesine neden olurlar. Günümüzde geçerli düşünceye göre, gıdıklama da konuşmaya başlamadan gerçekleştirilen bir tür sosyal iletişimdir ve gelecekteki tanıma, konuşma vb gibi önbeyin fonksiyonlarını gerektiren uyarılma ve iletişimlerin yol açacağı gülmelere yol açar.
Ders aralarında, barlarda yada insanların iş ve ders dışında bir araya geldikleri ortamlarda yükselen kahkahaların nedenini arayan inceleyiciler, gülünenin, ince espiriler olmadığını, “Ulan, bunca zaman neredeydin ?, “ Bu elbise seni nede açmış güzelim !” yada “ Aylin, ilkbaharda estetik mi oldun ? Amma yakıcı olmuşsun !” gibi lafları hem söyleyenlerin hem de bu sözlere muhatap olanların güldükleri görülmüş.
Bütün bu gözlemlerden çıkan sonuç, gülmenin herşeyden önce bir sosyal iletişim yolu yada sosyal işletişimi pekiştiren bir mekanizma olduğudur.
Peki, bu sosyalleşmeye yardımcı önemli mekanizma, sadece insanlara mı özgüdür , guruplar ve sürüler halinde yaşayan diğer hayvanlara da gerekmez mi bu ? İnceleyiciler, sıçanların da gıdıklandıklarını ve güldüklerini saptamışlar . Kulaklarımızın duyamayacağı düzeyde, yaklaşık 50 kilohertz lik seslerle gülüşen ve bir bebeğin gıdıklanabildiği bölgelere dokunulduğunda kahkaha atan sıçanların kıkırdamalarını, insan kulağının duyabileceği düzeyde seslere çeviren aygıtlar bunun kavranmasına yol açmış.
Los Angeles’in hastanelerinden birinde, ilaçlarla kontrol edilemeyen bir sar’alı kıza, nöbetlere yol açan deşarj noktasının bulunup yokedilmesi amacıyla yapılan bir cerrahi girişim sırasında, işlem boyunca uyanık tutulan hastanın, beyninin ön lobunun sol üst ön girintisinin uyarılmasının mutlu bir sırıtışa yol açtığı saptanmış . Bu noktanın, beynin değişik yerlerinde yerleşik bazı noktalar arasında bir bağlantı bölgesi olduğu düşünülmektedir.
Demek ki gıdıklanma ve gülme, guruplar, sürüler halinde sosyal yaşamın gerektirdiklerine hazırlanıp uyulması için gerekli, yararlı birer mekanizma olup bunların altyapıları beyinlerde yer almaktadır. Çocuklarda, bu zeminde gelişen oyun oynama dürtüsü ve ihtiyacı, sosyal uyumu pekiştirmektedir ; Çocuklarda, “Dikkat azlığı-Hiperaktivite” bozukluğu olarak adlandırılan uyumsuzlukların, pek küçük yaşlarda oynarken yapılabilecek gözlemlerle saptanılabileceği ve düzeltilebileceği anlaşılmış. Bu rahatsızlıkta bir içsel bozukluğun bahis konusu olduğu, ilaçla bu kontrol edildikten sonra çocuklara yeterli oynama şansı sağlanarak sağıtılabileceğine inananlar az değildir.
Demek ki gıdıklama ve gülme, sosyal uyumumuz ve yaşamımız için eskiden düşünülenden çok daha gerekli olan unsurlardır ; önce beynin ilkel bölgelerinde oluşan bir refleksten ibaretken zamanla, beynin en gelişmiş alanlarında algılanan, oralardan süzülüp gelen uyarılara tepkiye dönüşür . Bunu kavrayan, gereğini yapan böcek, Vadikara geldiğinde yenip yutulmaz ; gülmeyi hafiflik yada günah sayan , bir de mizahı kavrayışı, beyin sapından öteye geçmeyenler ise çok çekerler.
Göknel Yazmış…
1 Ocak 2001
(* Yayınlanma tarihi bilinmiyor.)
“Cezaevinin iç kapısından çıkıncaya kadar yapılan en az üç hüviyet kontrolundan sonra karşılaşılan ilk sıkıntı, jandarmanın zincir kelepçe takmasıdır…Kelepçelerin sıkması çok kez bileklerde yaralar oluşmasına sebebiyet verir.Mahkemeye çıkıncaya kadar geçecek iki-üç saat içinde kelepçeler, acı verecek kadar sıkılmışsa, bilek etlerine gömülür..”
“Sevk araçlarında genelde bölmeler olur..Bu bölmelerin kapıları da ayrıca zincir kelepçe ile kilitlenir…Sevk aracının dış kapısı da ayrıca kilitlenir. Kelepçe anahtarları, bölmelerin anahtarları ve araç dış kapısının anahtarı diğer araçta bulunan astsubaydadır..Tüm becerilerini gösterme çabasında olan şöförlerin büyükçe bir kaza yapmaları halinde bu anahtarların bulunup kilitlerin ve kelepçelerin açılıp aracın içinde bulunanların nasıl kurtarılabilineceklerini her mahkemeye sevkimde düşünmüşümdür.”
Bu satırlar, Ergun Göknel’in “Sanık dut ağacı” adlı, Timaş Yayınlarınca bastırılmış yapıtından aktarılmıştır . On yıl önce patlak veren ve “İSKİ olayı olarak bilinen olayların merkezinde yer almış bir kimse olan Göknel, başından geçenleri irdelerken bize yurdumuzdaki, infaz sisteminin insan haklarıyla ne kadar bağdaşmaz olduğunu yansıtıyor :
“Uzak bir cezaevinden yapılan sevkin ..hükümlü için ne kadar yıpratıcı olduğu kelimelerle anlatılamaz.Genelde sevk aracı birkaç cezaevine uğrayarak hükümlü bırakır..Bayrampaşa’ya Muş Cezaevinden biri getirilmişti…Yolculuk beş gün dört gece sürmüş. Ankara, Afyon, Manisa, Çanakkale üzerinden oldukça yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelebilmişlerdi.Bu sürede düzgün yemek yenemediğini ve uyku ihtiyacının araçta ,eller kelepçeli olarak giderildiğini düşünmek gerekli.”
“Bayrampaşa ‘da kaldığım 29 ayı geçen süre içinde pişen karavanadan yiyebildiğimi hatırlamıyorum.Benimle aynı blokta bulunanların hemen hepsi de kendi pişirdikleri yemekleri veya ziyaret gününde getirilen yiyecekleri yiyorlardı.Karavana o kadar kötü pişiriliyordu ki değil yemek, çok zaman kabın içindeki yemeğe bakmak dahi insanı rahatsız ediyordu..”
İş o kadarla bitmiyor: Bir gazeteci cezaevine sokulur ve yanına getirilir.Göknel konuşmak istememektedir .Fotoğrafının çekilmemesini de rica eder.Kesinlikle çekilmeyeceği sözü verilir. Gazetenin birinde söylemedikleri, ağzından çıkmış gibi nakledilir, gizlice çekilmiş resmi de yayınlanır.Cezaevi Müdürü de aslında o gün Ankara’ya nekledilmesinin ,o gazetecinin kendisiyle konuşabilmesi için ertelendiğini de söyler.
“Eskişehirde..özellikle geceleri Orta Anadolu iklimini,ödenek yetersizliği ile aşmak imkansızdı.Dışarıda altında beş derece soğuk varken koğuşda en iyi olasılıkla sıfırın üstünde beş dereceye yükselebiliyordu..”
Bir görüşme sırasında bir mahkum tarafından bıçaklanır. Bıçağın ucu karaciğerine varır. Neden korunmamıştır ? Bıçaklayanın bu eylemi, ün kazanıp o piyasada değerini arttırmak için gerçekleştirdiği en geçerli teoridir .Göknel, “bıçaklanmamın bir kaç gardiyanın kesinlikle bilgisi ve daha ileri giderek yardımı olmadan gerçekleşmiş olacağına inanıyorum !” demektedir.
Göknel, kitabının sonunda cezasını çekip tahliye olduğunda karşılaştığı tepkileri de yansıtıyor..Çoğu olumlu bu tepkilerin..
Peki, çıktığında iyi karşılanıyor, hali hatırı soruluyor da iş yapabiliyor mu ? Pek değil ; toplumun iş verme, iş yapma konusunda böyle bir vatandaşa karşı takındığı tavır, bir ilkokulumuzun Y.O adlı hasta öğrencisine karşı sergilenen davranışları andırıyor. Çaresi ? Göknel’in bu kitapla başlattığını sürdürmesi, yüksek eğitimi ve yönetim bilgisiyle yurdumuzda sanıkların, mahkumların karşılaştıkları vahim olumsuzlukların giderilmesi konularında yoğun çalışmalara girişmesi, zamanla kendisini, ona tereddütle bakanların gözünde de saygın kılacağına inanıyorum.
Eleştiri İstemezük!
1 Ocak 2001
(* Yayınlanma tarihi bilinmiyor.)
Demokratik Sol Parti ’nin son kongresinde sergilenmiş olan eleştiriye( daha doğrusu, eleştiri olasılığına) karşı hoşgörü yokluğu, bize, Mahmut Makal’dan dinlediklerimizi ve okuduklarımızı anımsattı : Köy Enstitülerinde geçirdiği ilk günleri anlatmıştı : “ 1943 Nisanının ilk haftası . Okula gireli on gün oldu ..Yanında beş-altı bakanlık yetkilisiyle birlikte Tonguç geldi. Tonguç, Köy Enstitüleri’nin fikir babası ve kurucularından biridir . Öğretmenimiz Mümtaz Sayın, dersin Yurt Bilgisi, konunun da ‘devletin vatandaşlara karşı vazifeleri’ olduğunu söyledi . “
Mahmut Makal ’ı derse kaldırır, devletin vatandaşa karşı görevlerinin ne olduğunu sorarlar. Makal’ın bu büyükler karşısında dili tutulur,hiçbir şey söyleyemez .Tonguç, olup biteni açıklar : “Bunlar yüzyıllardır susturuldukları için konuşmaları kolay olmaz . Derslerinizde ve derslerin dışında, üstünde duracağınız ilk şey,bunların dillerinin çözülmesi,konuşmalarının sağlanması olmalıdır !”
Tonguç, doğru söylüyordu , kurtuluşun, düze çıkışın yolunun, yüzyıllardır susturulmuş, oyu, düşüncesi sorulmamış, eleştirisinden kaçınılmış olan Türk halkına, ‘büyük’ bellediklerinin huzurlarında konuşabilmeyi, onları eleştirebilmeyi öğretmekle açılabileceğini kavramıştı.
Köy Enstitüleri,Tonguç’un beklediği türde yurtdaş yetiştirdiler : Yıllar sonra, Antalya yakınlarındaki Aksu Köy Enstitüsü’nü Sağlık Bakanı Behçet Uz ziyaret eder. Öğrencileri kampana çalıp okul alanında,bakanı dinlemek için toplarlar . Bakan, öğrencilerin bazılarının kılığını beğenmez,”Siz ne biçim öğrencisiniz ? Kiminizin paçası, kiminizin yeni sallanıyor..”der .
Bir öğrenci fırlar,”Toplantınıza yetişmek için koştum,paçamın lastiği koptu. Sözünü ettiğiniz,öğrenci benim. Herkesi suçlamayın !”der.
Köy Enstitüleri, Tonguç’un özlediği, hakkına, hukukuna sahip çıkan ideal insanları yetiştirmektedir ama Köy Enstitüleri yada bu kurumlar gibi demokratik bir eğitim veren herhangibir okulda yetişmemiş, toplum içinde bu konuda fazlaca aydınlatılmamış, yeterli bir demokrasi görgüsü edinememiş milletvekilleri ve bakanlar, böyle insanlara tahammül edemezler ve demokrasinin bu topraklarda yeşermesi başka baharlara kalır : Sağlık Bakanı, bu çıkışı yapan öğrenciye,”Sen, benimle idareye gel !” der.
İdare binasında Bakan sorar :
-Sen,nasıl böyle konuşabilirsin ?
-Ben düşündüklerimi söylerim.
-Seni gittiğin her yerde izleteceğim !
Makal’ı, kitap yazıp köyünün perişan halini anlattı, eleştirdi diye hapse atmışlardı.
Sonra Köy Enstitüleri kapatılır ; demokratik düşünceye gerek yoktur. Adı “Demokrat”olan ve “Yeter, söz milletindir !” sloganıyla iktidara gelen bir partinin başı olan Adnan Menderes, TBMM de bir avuç insanla temsil edilen çok ufalmış bir muhalefet partisine bile tahammül edemez, bu partiyi kapattırmak, yandaşlarını yıldırmak için elinden geleni yapar . Eleştiren basın susturulur, yazarlar hapse atılır.
Aradan yıllar geçer, bu günlere varırız .. Demokrasi geldi mi, yerleşti mi ülkemizde ? Bu sorunun cevabı –maalesef- olumlu değildir : ”Demokratik” olduğu ileri sürülen bir partinin, şu anda Türkiye’yi yöneten koalisyonun en başta gelen partisinin lideri karşısında aday olmak isteyen bir hanıma söz hakkı bile verilmez, bu saylavın girişimi “Hain !” sloganlarıyla durdurulur , aday olmağa yeltenen Sema Pişkinsüt’ün oğlu da dövülür.
Ecevit mi, Rahşan Hanım mı içlerine sindirmişlerdir demokrasiyi ? Bu partide en küçük bir muhalefet olasılığına karşı tahammülsüzlüğün utanç verici bir şey olduğunu düşünmemektedirler mi ? Tonguç’un yarım yüzyıl önce söylediklerinin yanlışlığına, bu halkın yüzyıllardır susturulmuş olduğundan kolay konuşamadığına ,üstünde durulması gereken en önemli öğretinin bu halkın konuşmasının sağlanması olduğuna inanmamaktadırlar mı ? Bu halkın dilinin çözüldüğünün tek belirtisi, onun Ecevitlere alkış tutması ,onlara güzellemeler düzmesi midir ?
Bülent Bey ve Rahşan Hanım, siyasal yaşamlarının son evresinde kalkıp partilerinin delegelerine ve Türk halkına güzel bir demokrasi dersi verme ve tarihe daha olumlu bir şekilde geçme fırsatını niçin kaçırmışlardır ?
Yoksa, onlar da demokrasiyi, çağdaş anlamıyla özümseyememişler, politikada bunca yılı artlarında bıraktıkları halde yirmibirinci yüzyıla bunu benimsemeden mi varmışlardır ? Bize, partilerin demokrasinin kaleleri olduğu söylenirdi ; demokrasinin görüldüğü yerde ezildiği, en küçük muhalefet kıpırtısına bile tahammül edilmediğine şahit olduğumuz bu partilerin varlığını ileri sürerek mi Türkiye’de demokrasinin yaşadığını savunacağız ?