Yeni blog sitesi

6 Kasım 2006

Selcuk Erez’in Eylül 2006′dan itibaren yayımlanan yazılarını yeni blog sitesinde okuyabilirsiniz:

http://selcukerez.blogspot.com

Coşkun Kırca Ekolu

25 Şubat 2005

Benim devam ettiğim okullardan biridir Coşkun Kırca : Her hafta onu ziyaret eder , hem  Türkiye’de, hem de dış alemde olup bitenlerin en doğru, en akla yatkın irdelenmelerini ondan dinler, çok şey öğrenirdim . Olaganüstü pırıltılarla dolu zekası ve sürekli olarak izlediği siyaset, felsefe yayınları  makalelerinde  de yansırdı : Bunları   biriktirirdim . Milliyet Yayınları arasında yer almış “Devlette Yozlaşmayı Yenmek” başlıklı kitabı, Kurucu Meclis üyeliği, milletvekilliği, büyükelçiliği ve bakanlığı sırasında edindiği izlenimlerin ürünüydü ; devletin  yozlaşmaması için, daha verimli çalışması için ne yapılması gerektiğini anlatan yapıtların en iyilerindendi .

Laiklik, Kırca’nın en önem verdiği konuydu . Laikliğin tanımını çarpıtmak ,  kuşa çevirip yoketmek isteyenlere  bu kavramın en güzel tanımlamasını yaparak cevap veriyordu :

“Laiklik,  devletin, organlarının ve idarenin, işlem ve eylemlerinde dini nitelikteki kuralları uygulamak amacıyla hareket edemeyecekleri anlamına gelir. Laik devlet, dünya işlerini, toplumun ihtiyaçlarına bakarak düzenler ve Tanrı’dan geldiğine inanılan emirlere itaat edip etmemeyi vatandaşlarının kişisel vicdani takdirine bırakır..Böyle olunca kişilerin din ve vicdan hürriyeti laik devlette tamdır.”

“Devlet, dini faaliyetlerin kendi varlığına ve temellerine karşı olmamasını her dönemde sağlamak istemiştir. Din ve vicdan hürriyetlerinin en üst düzeyde bulunduğu devletlerde bile devlet, dini faaliyetlerin kendi varlığına , temellerine, milli güvenliğe, kamu düzenine aykırı olmasına karşı çıkmıştır. ..Osmanlı padişahı, hilafet, üstlenmekle, gerçekte dini bir nitelik almıyor, halife sıfatı ile her çeşit dini faaliyetleri, Şeyhül’islam vasıtasıyla gözetim  ve denetim altına sokuyordu.”

Ben, çocuklarıma laikliği, Kırca’nın kitabından okuyarak anlattım :

“Hıristiyanlığın hukuku ile İslamiyetin ve Museviliğin hukuku arasında çok fark vardır. İslamiyet’te ve Musevilik’te, dünya işlerine ilişkin hukuk kuralları, insan hayatının her  alanına yayılan ve yüzyıllardır yerleşmiş bir yorum içinde sertleşmiş,  katılaşmış kurallardır..Bu dinlerin belirli bir yorumu ise –kurallarının içeriği açısından-devlete müdahale etmek eğilimindedir. İnsan hakları kavramını kendine dayanak yapan bir devletin,ne erkeğin kadın karşısında üstünlüğünü, ne hırsızın elinin kesilmesini, ne dinin, yaradılışa dair dogmalarının eğitim ve  toplumsal hayatın her  alanında benimsenmesi ve herkesin de bunları benimsemeye zorlanmasın kabul edilmesi düşünülebilir..Ya bu tarzda yorumlanan din, devleti hakimiyeti altına alacaktır yada devlet, dinin kendisini hakimiyeti almasına müsaade etmeyecektir !”

1994′te yayınlanmış olan bu eseri yeniden bastırılmalıdır. Oluşumu ve sürdürülmesi için pek çok çaba gösterdiği Galatasaray Üniversitesi’ne düşer bu görev. Makalelerinden yapılacak derlemeler de bu ülkenin sorunları konusunda düşünenlere çok değerli kaynakları oluşturacaktır.

Yaşamım boyunca derslerini zevkle izlediğim ve maalesef bitiremediğim bir okuldur Coşkun Kırca ..

AB Yeni Yılı

22 Aralık 2004

2005 yılına “41 yıllık rüyamızı gerçekleştirmiş ve Avrupa’ya biraz daha yaklaşmış”olarak girmekteymişiz. 2005 “taranma” yılı olacak, sonra da kaç yıl süreceği pek kesin olmayan bir “mevzuatın karşılaştırılması” evresine adım atmış olacağız . Bu devrede, tüm yasalarımız, tüzüklerimiz vb Avrupa Birliğinde yürürlükte olanlarla tek tek karşılaştırılacak ve bizimkiler ergeç, onlarınkine uydurulacaktır.

“Avrupa’ya yaklaşmak” bir şeylerden uzaklaşmak anlamına gelmeli ! Uzaklaşmakta olduğumuz nedir ? Asya mı, Amerika mı ?

AB de ve ABD de yürürlükte bulunan anane ve kuralları incelediğimizde AB ye yaklaşmakta olduğumuz için nisbeten şanslı olduğumuz açıkça görünür : Eğer Avrupa yerine ABD ye uyuma kalksaydık onlarda geçerli olan Çin Yeni Yılı’nı, Hazret-i Patrik (St.Patrick) gününü, Thanksgiving(yani Eyvallah) gününü, Halloween(yani Cadılar) gününü, Groundhog( köstebek ) gününü de kutlamamız gerekecekti . 1950 lerden, ABD ye uyum göstermeğe uğraştığımız günlerden artakalmış olan Anneler günü, Babalar günü, Aşıklar günü gibi günler yetmiyormuş gibi bir de bu kadar yeni “gün” ü, bunca vecibesiyle yüklenmeğe belimiz dayanamazdı .

Ancak, Avrupa’ya yaklaşmamız doğal olarak bu kıtada yürürlükte bulunan bazı özel günlerin, bilhassa Yılbaşının kurallarının da kabulünü gerektirecektir.

Bunların başında İskoçyalıların “Hogmanay” bayramları gelir : Romalıların hedonistik kış festivali Saturnalia ile Vikinglerin Yule kutlamalarının bir karışımı olan bu Hogmanay’ın nasıl kutlanması gerektiğini belirten tüzük, Dışişlerinde çevrilip önce ilgili komisyona ,sonra da kamuoyuna aktarılacaktır. Deniz Baykal’ın, bu tüzüğün tercüme hatası olmayan bir örneğini elde etmek için Algan Hacaloğlu’nu Glasgow’a gödereceği söylenmektedir.
Hogmanay, yeni yılda yapılan fener alaylarıyla ve kent meydanlarında yakılan ateşlerle kutlanır. Shetland adalarında bu gün herkes Viking kıyafetine bürünür ve bir Viking gemisi yakılır .

Bu kutlamalarda “Aud lang Syne” şarkısının söylenir : Bu yıla maalesef yetiştirilememiş olan kutlama tüzüğünün, 2005 ‘e geçiş için hazırlanması ve “Aud Lang Syne” ın mehter takımımıza uyarlanması için bütün gerekenlerin yapılacağı öğrenilmiştir.

İskandinavyalılar’ın AB ye girişimizi destekledikleri gözönüne alınarak kurulacak AB Bakanlığının programında, yeni yılda gidilecek “Smargasbords” yemek tariflerinin ve içilecek “glogg” içkileriyle ilgili tüzüklerin tercümeleri ön planda yer alacaktır. Özelleştirilmiş Tekel fabrikalarından birinde “Harmandalı” markasıyla yerli glogg ‘un üretileceği de öğrenilmiştir.

Fransız kamuooyunun katılımımızı hafife alma durumları devam ettikçe yeni yıl kutlamaları sırasında çiğ midye ile baharatlı sosisten oluşan “Huitres aux Crepinette” ve krem soslu, konyaklı yengeç yemeği yani “Homard Henri Duvernis” tarif ve tüzüklerinin tercümesi konusunun yavaştan alınacağı öğrenilmiştir.

Görüldüğü gibi AB ye yaklaşmakla, milletçe daha hafif bir Yeni Yıl kutlama yükünü sırtlamış olmaktayız ; bu nedenle bizi o altından kalkamayacağımız ABD kutlamalarından kurtarmış olan Sayın Verheugen’e , Balkanende’ye ve onları çok desteklemiş olan Sayın Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür eder, yeni yıllarının iyi geçmesini dileriz.

Ekümenik midir?

5 Aralık 2004

Istanbul’daki Rum Patriğinin “ekümenik” olup olmadığı konusunda sürdürülen tartışmalar ciddi boyutlara ulaştı : Bu konuda akılcı düşünmenin ve bu tartışmaları bitirmenin yararı vardır.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü R.Boucher, Ankara Büyükelçisinin Türkiye’yi ziyaret eden Rum Ortodoks Kilisesinin liderleri için verdiği ziyafete, davetiyede Patrik için “ekümenik”sıfatını kullanmasını protesto amacıyla bazı Türk yetkililerinin davete katılmamasının “not edildiğini” söyledi .

Patriğin “ekümenik”olmadığı konusundaki ısrarlar, A.B.den de tepki görmekte ve bu konudaki eleştiriler sıkça dile getirilmektedir.

Bu eleştirilere karşılık, Türkiye’de Patriği’nin “ekümenik” sıfatıyla anılmasının sakıncalı olduğunu ileri sürenler az değildir. Mesela, Atatürk Üniversitesinden Salim Gökçen, Stradigma aylık e-posta dergisinin 2003 Nisan sayısında “Bartholomeos, ruhban okulu ve ekümenism : Patrikin faaliyetlerinden notlar” başlığı altında yayınlanmış bir yazısında şunları söylemekteydi: “Bartholomeos, kendisinin “Ekümenik Patrik”sıfatı ile kabul edilmesini istemekte , uluslararası kamuoyu oluşturma çalışmaları da yapmaktan geri durmamaktadır.Oysa azınlıkların varlığı ve hakları kabul edilmiş ve yapılan sözlü anlaşma gereği Fener Patriği sadece azınlığın kilisesi olarak tanınmıştır.Lozan Antlaşması ile birlikte,Patrikhanenin siyasi ve yargısal yetkilerine son verilmiş ve sadece dini bir kurum olarak kalması sağlanmıştır.” Yazar, Fener Patriğinin “ekümenik” olarak kabul edilmesinin sakıncalarını Türk Ortodoks Patriği Erenerol’un 1994 te bir yerde söyledikleri ile yansıtmaktadır: “Bartholomeos,Ekümenik Patrik ünvanını alıralmaz Ruhban okulunu açacaktır.Ruhbanlar için T.C. vatandaşı olma zorunluluğu kalkacak, ve “İstanbul bizimdir” deyip mal varlıklarını talep edeceklerdir..” Patriğin “Ekümenik” olmasıyla İstanbul’da bir tür Vatikan oluşacağını söyleyen de az değildir.

Peki, “Ekümenik” ne demektir ? Evrensellik anlamını taşır ; ancak Ortodoks Patrikleri arasında “primus inter pares” yani “eşitlerarasında birinci” olmak dışında hiç bir anlamı yoktur ve bizim dışımızda tüm ülkeler ve kurumlar Fener Rum Patriğini yüzyıllardır böyle anmaktadırlar.

Bir dinin ruhban sınıfının kendi içinde düzenlediği hiyeraşiye karışmak doğru değildir. Bu tutum aslında her yerde yanlıştır : Eski İran Şahı, kendini “Şehinşah” olarak yani”Şahların Şahı” olarak takdim ettiği zaman İngiliz Kıraliçesi ve İsveç Kıralı, İran Şahı’na, “Sen nasıl tüm şahların yani kıralların kıralı oluyorsun ? ” dememiş, ona, o ülkesinde verilen sıfatla hitap etmişlerdir.

Rum Patriğine “Ekümenik” demek, burada Vatikan oluşmasına yol açmaz, sadece bir dinin ruhban sınıfının yüzyıllardır iç protokolünde kullanageldiği sıfatı değiştirmeğe kalkmama nezaketini yansıtır.

Kaldı ki Rum Patriği, 2000 yılında dini liderleri davet eden Polonya Parlamentosu’nda yapmış olduğu bir konuşmada “Ortodoks kilisesinin hiç bir zaman politik bir güç kazanmak arzusunda olmadığını” söylemiştir.

Yunanistan 1832 de Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında oluşan yeni devletin yöneticileri, patriğin İstanbul’da kalmasının doğal sonucu olarak bu makamın, ergeç Türkler’e yararlı olacağını düşünmüş ve önlem olarak Atina Metropoliti’ni Istanbul Patriği’nden ayırıp “autocephalic” yani kendibaşınabuyruk kılmışlardı . Biz, Rum Patriğinin Türkiyeye yararlı olabileceğini hala düşünememekteyiz.

Yıllardır gittiği her yerde AB ye alınmamız gerektiğini savunan , bu nedenle Atina Metropoliti’nin her fırsatta baltaladığı ve Yunan basınında askerlik hizmeti sırasında Türk askeri üniformasıyla çekilmiş resmi yayınlanarak aleyhinde bulunulan Patriğin, “ekümenik” olduğunda burada bir Vatikan oluşturacağını ileri sürmenin gerçekle bağdaşmadığını kavramamız gerekir!

Davulcu Ramazan

18 Ekim 2004

Doğumdan yeni dönmüştüm. Uyumağa çalışıyordum; tam dalmaktayken “Gümbür de gümbür !” Çok kızdım . Büyük bir hışımla kapıya indim.

Sokağı ikinci kez dolaşıyordu.

-Gelsene buraya !

Geldi. Eli yüzü temiz garibanın biri :

-Ağabey galiba rahatsız ettim . Kusuruma bakma !

Sinirim dağıldı, kızamadım:

-Gel bir çay içelim !

-Bir sokak kaldı; onu da dolanayıp geleyim.

Dolandı, geldi.

-Nereden aklına geldi davulcu olmak ?

-Müzikal bir aileden geliyorum: Babam hapsikord çalardı, annem de Üsküdar Musiki Cemiyetinde uzun süre çalışmıştır.

-Peki sen niye davulu seçtin ?

-Aslında viyolonsel çalacaktım . Beş yaşındayken konservatuarda Reşit Beye götürmüşlerdi . Beğenmiş,” Geleceği parlaktır .Parmak kemikleri bir santim daha uzasın getirin !” demişti. Ama bir yıl sonra babamı kaybettik; ardından gelen ekonomik kriz başka enstrümen edinmemi engelledi. Şimdi davul çalarak teselli bulmaktayım.

-En sevdiğin davulcular ?

-Gene Krupa,Ian Paice,Carmine Appice,Cozy Powell..Bizimkilerden de Murat Bayhan !

-Böyle sokaklarda çalmak hoşuna gidiyor mu ?

-İyi çalmam için konsantre olmam gerekir. Bu da sessizlik ister . Gecelerin sessiz olacağını düşünürdüm. Ne gezer ? Hemen her sokakta kaldırımlara gelişigüzel parketmiş arabaların alarmları çalmaya başlıyor. Köpekler havlıyor, bazı insanlar da bağırıp çağırıyor, hatta şişe atıyorlar !

-Çaresi ne ?

-Kulaklarıma pamuk tıkayıp gezmeğe başladım .Günün birinde tam teşekküllü bir davulla Royal Albert Hall ’da solo yapacağımı düşünerek çalıyorum şimdi.

-Demek ki davula devam edeceksin .

-Evet, şimdi bu enstrümana doğuştan yatkın olduğuma inanıyorum. Tabii yatkınlık yetmez; hırs ve sebat da gerekir. Ben de her ikisi olduğundan günde en az üç saat çalışabiliyorum. Bu sene tam üç davul patlattım. Ramazanda topladığım bahşişlerle yeni bir davul alacağım..

-Yazık !

-Bence değil ! List’in üç eski yapı piyanoyu parçaladığını, Cortot’nun da Chopin’den mazurka çalarken tellerini koparttığı piyanonun konser ortasında değiştirilmek zorunda kalındığını bilmiyor musun ?

Ramazan Bey her sokağın akustiğinin iyi olmadığından, bunun da performansını olumsuz etkilediğinden şikayetçi. Bu işe yeni başlayanların boş vakitlerinde Ayşe Sultanda, Muallim Naci Caddesinde ve Ehram yokuşunda çalışmalarını önermektedir. Bu yerlerde akustik nefismiş !

-Ramazan bitsin.Bir de klip yapacağım. Beş mani hazır. Biri şöyle: Akşam pilav pişirdim-Yine karnımı şişirdim-Çok mani bilecektim – Ama defterimi düşürdüm .

Uzaklaşırken bir türlü “Yine bekleriz !” diyemedim .